Taha Akyol


14

Liberal kesimlerle AKP arasında gerilim olduğu çok açık. İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun uzun süre önce ifade ettiği “İttifaklar bitecek” kehaneti gerçekleşiyor mu? Seküler hayattan uzaklaşıyor muyuz? “Hepimiz Türk’üz” kavramı miadını doldurdu mu? Cemaat ile yaşadığı gerilimle iyice hız kazanan “AKP nereye gidiyor” tartışmasını Hürriyet gazetesi yazarı Taha Akyol ile konuştuk.

AKP’nin 11 yıllık iktidarına bakacak olursak bugün bir rota değişikliği olduğunu düşünüyor musunuz?

AK Parti’nin kendisini güçlü hissettikçe, ittifaklarına, toplumsal ilişkilerine dikkat etmekten ziyade, düşüncesini uygulama tavrına girdiği kanaatindeyim. Siyaset dilinde bunun adı otoriterleşme eğilimidir. Yoksa istikametinde bir değişiklik olduğu kanaatinde değilim. Yani muhafazakâr demokrat fakat başlangıca göre muhafazakârlığı arttı.

Otoriterlik diyorsunuz? Liberallerle iktidarın arasındaki ipler koptu mu?

Siyaset bilimcilerin bir ifadesi var. Süresi uzadıkça, iktidarın, elindeki kamu gücünü daha fazla kullanma eğilimi artar. Buna karşılık muhalefetin tahammülü azalır, tepkisi artar. Türkiye bu süreçte. O yüzden bu tansiyonun muhakkak düşürülmesi lazım. Otorite artışı liberalleri daima rahatsız eder. Şu bir realite; AK Parti dün ittifak halinde olduğu liberallerle bugün ihtilaf halinde. Kavganın da temelinde, liberallerin AK Parti’yi artık otoriter olarak görmesi yatıyor. Son alarak da cemaatle kavga ortaya çıktı. Üslubunuz, tavrınız giderek sertleşiyorsa, dün sizi yumuşak hatta bir ölçüde liberal görerek destekleyenlerle aranızda sürtüşme çıkması kaçınılmazdır. Bu sürtüşmeleri istemiyorsanız, dün o ittifakları kurarken nasıl davranıyorsanız öyle davranmanız lazım. Yani ben bu çatışmada liberalleri kusurlu bulmuyorum. AK Parti birinci dönemindeki üslubu, tavrı, davranışıyla, üçüncü dönemdeki üslubu, tavrı, davranışını güvendiği akademisyenlere incelettirsin, mukayese ettirsin, bu ortaya çıkar.

Bu otoriterleşmenin bireysel özgürlükleri tehdit eder hâle geldiğini düşünüyor musunuz? Yani bundan endişelenmeli miyiz ?

Bu toplumun Ak Parti’li olmayan geniş kesimlerinde tedirginlik uyandırıyor ama ben bunun konjonktürel olduğu ve Türkiye’de bir sistem değişikliğine yol açmayacağı kanaatindeyim. Bu noktada endişem yok.

“Muhafazakâr bir partiyiz ve ailelerin şikâyetleri var” diyorlar?

Bu bir gerekçe olmaz, böyle konularda bir kesimin öbür kesim hakkındaki şikâyeti referans olmaz. Referans nedir? Referans Anayasa’dır, Anayasa Mahkemesi içtihatlarıdır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıdır. Dediğim gibi, Ak Parti kendisini güçlü hissettikçe, kendi değerlerini topluma uygulama konusunda daha kararlı davranıyor. Karşıda vesayetçi bir toplumsal ve siyasi damar mevcut; 100 yıldır var olan gerilim artıyor.

Başbakan’ın medya ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başbakan’ın tavrının basında çekingenlik yarattığı bir gerçek. Bazen muhabirler Başbakan’a soru sorurken azarlayıcı konuşur mu diye çekiniyor.

Dershaneler konusunda da bir gerilim oluştu. Kapatılmasını doğru buluyor musunuz?

Bulmuyorum, hayır. Dershanelerin kapatılması Anayasa’ya aykırıdır. Dershanelere yeni bir düzenleme getirilebilir fakat dershanelerin kapatılmasına ilişkin bir kanun metni yok. Ama kapatılacak anlamı çıkan bir kanunun Anayasa Mahkemesi’nde teşebbüs hürriyetine aykırılıktan iptal edeceği kanaatindeyim. En nihayet AİHM’den döner. Dershanelere pedagojik, sosyal eleştiriler yapılabilir. Fakat kapatmak hukuki bir işlemdir, birbirine karıştırmamak gerekir. Dershanelerin alternatif eğitim hâline geldiği şeklindeki eleştiriye ben de katılıyorum. Fakat çözüm kapatmak değil. Çözümü nedir, okul hayatını bir üst kademeye geçişte daha önemli hâle getirirsiniz, o zaman isteyen dershaneye gider, isteyen gitmez. Ben böyle kapatma şeklinde otoriter bir tavrı, yanlış buluyorum.

Çok açık soracağım, bunu cemaatin tasfiyesi olarak görüyor musunuz?

Tasfiyeyle sonuçlanmaz. Ak Parti gibi muhafazakâr bir partinin cemaat gibi muhafazakâr bir toplulukla açık bir çatışmaya girmesi doğru olmaz. Fakat Başbakan da “Kardeşlerimiz” diyerek tansiyonu düşürmek istiyor. Fakat yaşanan açıkça hükümetle cemaat arasında bir gerilimdir. Yeni değil ama düzeyde yeni.

Yani aslında ortada büyük bir kavga var?

Maalesef öyle görünüyor. Demokrasilerde bir sosyal grupla iktidar arasında böyle itişmeler kakışmalar olabilir, bunlar normal. Ama burada hükümetin kamu gücünü kullanarak kapatma gibi illiberal bir tavırla hareket etmesini ben yanlış buluyorum.

AKP’yi kuran asıl kadro Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç. Bu üç ismin arasında ne yaşanıyor sizce?

Aralarında önemli bir üslup farkı var, bu çok açık. Sayın Başbakan öfkenin bir hitabet sanatı olduğunu kendisi söylemişti. Sayın Gül ve Sayın Arınç daha sakin bir üslupla konuşuyorlar. Bu sadece söylem farkı olmaz, siyaset yapma tarzları da farklıdır. İkincisi hepsi politikacı. Abdullah Gül aktif bir cumhurbaşkanı, demek ki siyasete devam edecek. Abdullah Gül nasıl siyasete devam edebilir? Akla gelen Başbakanlık değil mi ? Başbakan ise “Cumhurbaşkanı olayım ama yetkilerim artırılsın” tavrında… Dolasıyla bu sadece bir üslup farkı değil, kendilerini siyaseten nasıl konumlandıracakları konusunda görüşleri farklı. Ama aralarında kavga, kopma olmaz. Şu anda AK Parti’ye alternatif gözükmüyor. Türkiye, Japonya örneğine doğru gidiyor gibi. Aynı parti uzun yıllar ülkeyi yönetirken, parti içinde zamanla kadrolar değişiyor.

Kürt açılımı Diyarbakır ziyaretiyle yeniden gündemde.

Kürt açılımında hükümetin attığı adımları prensipte doğru buluyorum. Dünyanın her tarafında geniş kitlelere dayatılan etnik milliyetçiliklerin sakinleştirilmesi bu açılımlarla oluyor. Uzun vadede silahlı unsurlara silah bıraktırılması bu tür açılımlarla oluyor. Türkiye’de sorun hükümet değil, PKK’nın IRA gibi ETA gibi bir örgüt olmaktan öte, liberal demokrasiyi, bireysel demokrasiyi reddeden, totaliter bir hareket olmasıdır. Açıkça Batılı demokrasiye karşı olduklarını, “komünal demokrasi” istediklerini söylüyorlar. Bu totaliter bir kavramdır. Kürt açılımı gelişiyor, Kandil’in dilinde biraz üslup yumuşaması beklenmez miydi? Türkiye’nin Kürt meselesinde özellikle bu iktidar zamanında ne kadar açılım yaptığı biliniyor değil mi? Buna karşılık PKK’nın tavrı sürekli çıtayı yükseltmek oldu. O yüzden ben Kürt meselesindeki çözüme ulaşmanın zorluğunun hükümetten kaynaklanmadığını, bu zorluğun PKK’nın totaliter yapısından kaynaklandığı görüşündeyim.

Açılımdan “Türk” kimliğinin tedirgin olmaya başladığı eleştirileri var.

Türk kimliğinin tedirgin olduğu da bir gerçek. Türkiye’nin bir kimlikler çatışmasına gitmesinden ben endişe ederim. Bizim 100 yıllık tarihimizde maalesef kimlikler çatışması vardır. Biz yeterince ekonomik olarak sınıflaşmamış bir toplum olduğumuz için bu tür aidiyetler insanların motivasyonlarında normalin ötesinde rol oynuyor. Ben o bakımdan ister AK Parti yapsın, ister başka partiler yapsın, aşırı kimlik vurgularını yanlış buluyorum. Aşırı kimlik vurguları, kimlikçi kültürü keskinleştiriyor.

Anayasal tanımıyla “Türk” üst kimliğinin devamını doğru buluyor musunuz?

Hayır, ben anayasal olarak insanlara kimlik dayatılmasını doğru bulmuyorum. İşin tuhaf tarafı Nisan 1924’te Anayasa yapılırken 88. Maddede herkesin Türk olarak formüle edilmesine Meclis’teki Türkçüler karşı çıkmışlardı! “Nasıl herkes Türk olabilir, Türklük o kadar yüce kavram ki, herkese Türk denilemez” dediler. Ona cevap olarak Komisyon Sözcüsü Celal Nuri Bey’nin yaptığı bir konuşma var: “Anayasa’da herkese Osmanlı diyorduk, peki şimdi ne diyelim? Osmanlı diyemeyeceğimize göre bari vatandaşlık itibariyle Türk diyelim”. Yani “Ben seni Türklüğe layık görmüyorum ama hadi, vatandaşlık itibariyle” anlayışıdır bu. Bugün ise Türkçülük duygularıyla “Herkes Türk’tür” densin isteniyor. Bu tür duyguların konjonktür içinde, tarih içinde nasıl değiştiğini gösteriyor. Ben herkese Türklüğün dayatılmasını doğru bulmuyorum ama Türklüğün saygın bir kimlik olduğunu kendimde onun heyecanını duyarak ifade ediyorum.

Bu anlayışa karşı “ırkçı” veya “asimilasyoncu” eleştirileri var?

Burada bir kavram kargaşasından akademik olarak sakınmak gerekir. Irkçılığın tanımı, benim ırkımdan olmayanları kenara itmektir, olabildiğince dışlamaktır. Öyle değil mi? Burada “Herkes Türk’tür” demekle bir ayrım yapılmıyor. Buradaki problem ırk ayrımı yapmak değil, herkesin kimliğinin reddedilmesidir. Farklı bunlar. Buna asimilasyon denir. Balkan faciasını yaşamış insanlar Türkiye’de, Anadolu’da tekrar bir Balkan faciası yaşanmasın diye homojenliği, asimilasyonu tercih ettiler. Bu İttihat Terakki’nin de başlattığı bir şey. Yani Mustafa Kemal bir sabah kalktı “Biz Milli Mücadele’de şöyle bir dil kullanıyorduk hadi bunu değiştiriyoruz, şimdi asimilasyona geçiyoruz” dedi değil, bunun bir takım tarihî sebepleri var. Cumhuriyet dönemindeki bu antropolojik anlamdaki milliyetçiliğin dayatılmasını da yanlış buluyorum. Şimdi aksine rövanş duygularıyla hareket edilmesini de yanlış buluyorum. Her ikisi de uzlaşmayı zorlaştırıyor. Yani bugün kendi kimliğinin tanınmasını isteyen makul bir Kürt ile işte “Herkes Türk’tür” yahut “Ne Mutlu Türk’üm” diyen bir Kemalisti yan yana getirdiğinizde orta yolu nasıl bulursunuz? Birlikte yaşam nasıl sağlanır? Onun için üslubu, yumuşak ifadeyi son derece önemli buluyorum.

Erdoğan’ın İnönü söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de merkez sağda biraz Atatürk’ü eleştirememekten gelen her olumsuzluğu İnönü’ye yükleme ve bunları da mübalağa etme eğilimi var. Demokrat Parti, CHP’den daha fazla Atatürkçü’ydü ama İsmet Paşa’ya şiddetle karşıydı. Ben bu polemiği böyle değerlendiriyorum. Ayrıca İsmet Paşa’ya karşı çok koyu, olumsuz tavırda aşırılıklar olduğunu düşünüyorum. Bu ülkeye hiç hizmeti yokmuş gibi görülmesi yanlıştır.

Son 10 Kasım törenlerinde Anıtkabir’i 1 milyondan fazla ziyaretçi akın etti. Kutuplaşma artıyor mu?

Bu açıkça AK Parti hükümetine tepkidir. “Şeriat mı gelecek, özel hayatımıza müdahale mi edilecek, kızerkek karma eğitim yasaklanacak mı?” gibi konularda o kesimde birikmiş olan protest duyguların bir ifadesidir. Bunu sosyolojik olarak okumak lazım. Ben Türkiye’de kutuplaşmada hem iktidarın hem muhalefetin aynı derece sorumlu olduğu kanaatindeyim.

Seküler sistemden uzaklaşıyor muyuz?

Türkiye bir burjuvalaşma sürecinde. Piyasa ekonomisinin gelişmesiyle orta girişimci sınıf gelişiyor. Bunun bir boyutu da sekülerleşmedir. Türkiye evet muhafazakârlaşıyor ama muhafazakârların bile aynı zamanda sekülerleştiği gerçeğini de görmek gerekir. Ekonomik ve sosyal gelişme, eğitimin artması, şehirleşmenin gelişmesi insanların hayat tarzlarında seküler unsurları arttırır. Bugün tesettür modaları yapılıyor. Moda tarihsel bir kavram değil. Moda modern bir kavram. Bugün tesettürlü kadınlar sokağa çıkıyorlar, sinemaya gidiyorlar, şirketler kuruyorlar, televizyoncu, muhabir, akademisyen oluyorlar. Bunlar seküler faaliyetlerdir. Bakın dindar işadamları faizli işlem yapan bankalarla çalıştıklarını söylüyorlar. 1970’lerdeki, 80’lerdeki faizsiz ekonomi kitapları unutuldu gitti. Türkiye’de laiklik tehlikede değildir. Türkiye’de muhafazakarlık yükseliyor ama aynı zamanda sekülerleşme ve iktisadi rasyonalizm gerçekleşiyor. Bu muhafazakar şirketler bu kadar büyüyorsa bunun temelinde iktisadi rasyonalizm var. Bunun çok tipik örneği THY’nin başarısı., dünya çapında başarılı. THY muhafazakar bir yönetimde ama dünyanın en başarılı havayolu şirketi oldu. İktisadi rasyonalizm olmadan bu olur mu? Anadolu Kaplanları ki burada Özal’ı rahmetle anmak isterim. Anadolu Kaplanları’nın iktisadi rasyonalizm olmadan, dünyaya açık bir zihniyet olmadan meydana çıkması mümkün mü? O yüzden Türkiye’deki korkularımızın kutuplaşmalarımızın bir kısmı maalesef realitelere dayanıyor, ama bir kısmı da evhamlara dayanıyor. Laiklik konusunda evhama gerek yok. Türkiye kültürel olarak muhafazakarlaşmakla beraber, zihniyet olarak sekülerleşiyor. İslamcı kesimde bunu gören ve tedirginlik ifade eden yazarlar var.

Yani iktisadi-sosyolojik gelişmemiz bizi seküler kalmaya mecbur tutacak.

Sosyolojik anlamda, imza Max Weber.