Hem kötüler hem alçak


Savaş ilk gerçekleri öldürür derler. Öldürüyor…

Toplumun tüm kesimleri, tüm kimlikleri, kadınlar, çocuklar, gençler, gündelik yaşam ve umutlarımız nasibini alıyor işte savaş denilen illetten.

Çatışmanın bir ucundan tutan herkes daha çok kin kusmaya başlıyor, öfke nöbetleriyle ölümü ve cinayeti kutsuyor.

Yaşama ve barışa dair konuşmak, insan ölüsünün üzerinde tepinenlerden daha çok tepki çekiyor.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyenler, ‘Analar ağlamasın’ diye seçim afişi bastıranlar fetih komutanları gibi yıkık kentlerde zafer yürüyüşleri yapıyor.

İstesen de istemesen de savaşan taraflardan birine kaydediliyor adın. Ya bizdensindir ya hain deniyor. Barışı savunmak savaşı savunmaktan daha tehlikeli oluyor…

Yıkık kentlerde ağıt yakan annelerin ezgisinden de şehit cenazelerinde babasının tabutuna sarılan çocuğun çığlığından da Allah rızası için isyan etmiyorlar. Gerçekten yürekleri yanmıyor. Daha çok ölüm ve yıkım iyi geliyor siyasi hesaplarına.

Harabeye dönen her kentle, yol ortasında cesedi bekletilen her cenazeyle 20 yaşında eline silah verilmiş bir asker çocuğun hayatı daha çok tehlikeye giriyor. Cami avlusunda bayrağa sarılı duran her asker cenazesiyle Bursa’da, İzmir’de, Konya’da Kürtçe konuşan bir ergenin hayatı daha çok tehlikeye giriyor.

Bir felaket yaklaşıyor üzerimize doğru. Önü alınamayacak bir felaketin üzerine biz kendimiz koşuyoruz ya da.

Tüm kimliklerimiz birileri için katledilme sebebimize dönüşüyor yavaş yavaş.

Her memleketin liderine gösterilen olağan tepkilerden biri Erdoğan’a gösterilince başlıyor adlarımızı saymaya. “Ermeni çeteciler bana hareket yaptı” diyor… Alisiz Alevilerden, hain paralellere, Kemalist darbecilerden ateist bölücülere yine kulp takıyor gururla taşıdığımız kimliklerimize.

Sokaklarda yaşam daralıyor böylece. Arkamıza bakarak yürüyelim istiyor. Kitleler her birimizden nefret etsin istiyor.

Bir gazete ‘Özel Harekatçılar Yüksekova’yı böyle inletti’ diye manşet çekiyor. Terbiyesizliktir bu diyorum bu dile. Yıkık kentlerde bunca acı yaşanırken, yüz binlerce insan o ilçelerden yollara sürülmüşken, çoluk çocuk fakirlik içinde sürünürken, barış diye tutturanlar kodeslere tıkılırken, körüklenen militarizmla sokaklarda linçler, yağmalar yaşanırken, etik bulmuyorum böylesi bir gazeteciliği.

‘Atanamamış Yiğit Bulut’ kılıklı iki çapsız, cibiliyetsiz, ekranlardan ‘vatan haini’ alt yazısıyla yarım saat beni konuşuyor. Rusya’ya kovuyorlar beni. “Bedelini ödeyecek” diyorlar. “Tekbir zoruna gitmiş” diyorlar.

Ardından binlerce tehdit geliyor. ‘Gavur dinimize laf etmiş’ naralarıyla bağıranlar doluşuyor hayatıma. Susayım diye yapıyorlar bunu. Ölümü yüceltmeye devam etmek istiyorlar. İyi paralara oturdukları ekran köşelerinden bu ülkenin gariban çocuklarının kanını pazarlıyorlar.

Kötüler, alçaklar ve hain de babalarıdır işte…

Bir felakete doğru gidiyoruz.

Ölüm sıradanlaşmış, alçaklık ve pusu rutine binmiş memleketimizde.

İyileşmeyelim, barışmayalım, normalleşmeyelim diye TV’den sahte bal satar gibi insan canı pazarlıyorlar.

Daha kötüye gidecek işler.

Birbirinin boğazına sarılmış komşuların hikayeleriyle dolu bu topraklar.

Tarihe not düşülsün.

Barış diye haykıranların sesleri semada yer alsın.

Çocuklarımız sorduğunda en büyük mirasımız bu olacak yarınlarda…

Yitik Kuşlar

Bütün bu telaşe içinde izledim filmi. Acısını yüreğine gömmüş bir hikayede iyilik pırıltısının izini kovalamış filmi çeken dostlar.

Birbirine dokunmuşların, acıları duymuş olanların hayatlarına bir daha asla eskisi gibi devam edemeyeceklerine inanmışlar.

Ne olursa olsun bir çocuğun haykırışının bütün kötülükleri durdurabileceğini anlatmışlar. Bu kadar kötü bir zaman diliminde izlemek iyi gelecek sizlere de.

Kalkın gidin, yüreğiniz yumuşasın…